VOLEYBOL ve Kaf Dağı!

Semtin birinde Ara sokakların hepsinde çoluk-çocuk-gençler,
yuvarlak bir daire oluşturur, elleriyle topu birbirlerine atarak
(topu) düşürmeden ‘paslaşma oyunu’ oynarlarmış

Gayet yumuşak paslarla, topu havada bir oraya bir şuraya
(hiç düşürmeden el-bebek gül-bebek) kendi aralarında çevirirlermiş
Ortaya çizilmiş daire şeklindeki çizgiye basanlar ‘yandı’ kabul edilir; yanan
oyundan çıkartılmak suretiyle son kalanı da oyunun galibi kabul ederlermiş
Olimpiyat diye Kaf Dağı’nın ardındaki semte, madalya için bir gün mutlaka
gideceklerini düşler, bu oyunla kendilerini günden güne geliştirirlermiş

Bu oyuna mahallede yeni birisi katılmak istemiş! Yeni oyuncumuz bir-kaç
oyundan sonra (artık) farklı vuruş çeşitlerini oyunda sergilemeye başlamış
Top havada elden-ele paslarla gezdirilirken bazen farklı şekilde paslar verir
bazen de yerden sıçrayarak yüksek topları ‘o dairenin’ tam orta noktasına
sert şekilde ‘tokaç’lar böylece oyun dışı kalırmış. (Topu düşürdü, yandı yani)
Oyun hakkında ‘geliştirici görüşlerini de’ oyun arkadaşlarına söylermiş:

[Ortamızdaki daireyi bir çap çizgisiyle ikiye bölsek, bunu şu şekilde oynasak,
iki gruba ayrılıp birbirimizden SAYI alarak grup dayanışmamızı pekiştirsek
ve havada elden-ele dönen topu da dairenin ortasına ‘tokaçlayan taraf’
bu sayıları alsa] dermiş
Fakat onlara topu sürekli havada gezindirmek,
‘atan kendileri karşılayan kendileri olarak’ daha bi kolay geldiği için
oralı olmazlarmış. Zira düşündükleri tek şey ‘Kaf Dağı’nın arka eteklerindeki
‘olimpiyat semtine’ gidip o semt halkının önünde gösteri yapmak,
onlara ‘topu yere hiç düşürmeden zaman geçirmeyi hüner bilip’ izletmek,
bu gösteriden de ‘ALKIŞ VE GIPTA planlı’ hayalleri varmış

Günler bu hayalle geçerken bu semte başka bir ülkeden bir ekip gelir!
Bu gelenlere ‘Necisiniz?’ diye sorarlar, onlar da ‘bizler olimpiyatın kendisiyiz’
derler! Bizimkiler de ‘Evet adınızı duymuştuk. Siz şu nam-ı diyar ‘KAF DAĞ’LI
olmalısınız. Oynayalım buyrun, önce siz başlayın” derler

Tamam, başlayalım fakat biz Kaf Dağ’lı filan değiliz
Kafdağı (bizim) insanoğlunun HAYAL DÜNYALARINA ektiğimiz,
BAŞARIYI YAKALAMIŞ bir sanal ülke ismidir. Fakat gerçek şu ki
Kaf Dağı, kurduğumuz oyunda KOYDUĞUMUZ KURALLARIN ADIDIR”
Oyunu da bu kurallarla oynayacaz!
Şayet OLİMPİYATI kazanmak istiyorsanız… Tamam mı, tamam!
Peki öyleyse çıkalım sahaya
— Ne sahası?
— Siz voleybolu nerede oynuyorsunuz?
— Ne veleybolu?
— Dinleyin, şimdi bize iki direk lazım. Bir uzun ip, bir de çizgi çizecek bi şey
— Tamam…
— Şimdi siz ipin karşı tarafına geçiyorsunuz
Biz de buradan sizin kafanıza-kafanıza topu smaçlacaz
Gözünüze-burnunuza da gelebilir dikkat edin!
— Peki, biz napcez siz buradan şaaparken.. tokaçlecez mi demiştin?!
— Siz de bizim size yaptığımızın aynını, eşit kurallar içinde bize şaapceniz..
ne yapcez mi demiştin?
— Tamam anlaşıldı. (Ve maç başlar)

Kafa göz kalmaz, kan çanağına döner ipin beri tarafı
O bloklar, o paslaşma, o tokaçlar! İpin öte tarafında dans..
beri tarafında geçmek bilmez zaman!
————————————————————-

• Demem o ki O TOP BİR NEFS..!
Çakma müslümanın yüzüne gözüne çakılan bir şamar

Baştan semt oyunlarında razı olsaydık ‘kendimizi şamarlamak’ bir şanstı!
Asıl alıştırmaydı anlayana
Zira ayakları yere basmayan düşüncenin (yani nefsin)
havalarda el bebek-gül bebek
birbirimize okşama çektiğimiz havalanmalarımızdı kendi çöplüğümüzde

Atan men-karşılayan men şeklinde
KENDİ KENDİMİZE aynı dairede ayet hadis paylaşımlarımızdı
Biz bir şeriatçılık oyunu oynuyorduk!
Fakat gerçek bu değildi ve Kaf Dağı yoktu

Birileri bizi uyarmıştı!
Mahalleye yeni gelmiş, ‘ortaya bir daire çizelim’ filan demişti
Şeriatın gerçeğini, çağa dair yaşamak ve yaşatmak kurallarını, disiplinlerini
(şeriatın sahibinden) öğrenip, kuralları önce kendimizde kurup işletmenin
bir fikir ve metot izlemek sonucunda tespitle elde edilerek kazanıldığını,
aksi taktirde (papirüsten ezber ve nakil kafacılıkla)
SMAÇLARIN zihnimizi zelzele gibi tokatlamasının önüne geçilemeyeceğini
hep söylüyor gibiydi

Hiçbir yazılı kitap yoktur ki insanoğlunun ‘tek bir isyan huyunu’ kurutabile
ve onda İnsana dair ortak bir huyu, duyuşu, tanışı BİLİNÇTE kurabile!

Her şey İnsanla!
İçtiğin suyun, çiğnediğin lokmanın, söyleyip-duyduğun sözün,
neyi yaşatıp neyi öldürdüğünün, neler kazanıp-kaybettiğinin
aslını-icmalini-cemalini öğrenmek-yaşamak mı istiyorsun?
Ve böyle yaşamanın adı olan gerçek ŞERİATI,
niçin “önce kendime getirmeyi hiç düşünmemişim” mi diyorsun?

Her şey İnsanla dostum!
“Öyle kendi başına Allah sevilmez! Allah, İnsanla sevilir*”
İnsanla öğrenilir, İnsanla bilinir, İnsanla görülür
Nefs de İnsanla görülür! Nefsi, İnsan görür
İnsanoğlu nefsini bilmez ve göremez
Devrim İnsanla gerçekleşir. Metodunu İnsan bilir. Haydi yürü. Seni bul
“O ‘Ben’i bul!” O ben dedik ya, şimdi kafan ne de karışmıştır senin…
Olsun! Karıştır kafa kağıdını iyi gelir! ‘işgale kurulu kağıtla’ oyun oynanmaz
Öz-benini bul

“KAF’andaki DAĞ semti adına” yaşadıkça
‘alt ettiğini düşündüğün şu hayali düşmanın,’ alt olsa ne, üst olsa ne?
Rabbını görmeden ‘ben kendiyle başa çıkacak kadar düşmanımı tanıyorum’
diyen biri için düşmana gerek kalmaz ki!
Hangi yazımızın düşman hamlesine nasıl çelme taktığını
(düşmanın kendi bizzat bilir de) devrime sempati duyan işgal zihin bilmez
Bunu kestiremez. Ayet-hadis-rubai-kıssa-magazin-afiş-kapak fırtınası,
DÜŞMANI MUM GİBİ EDECEK sanır! Kısmi akıl, nefs yumruğu yememiştir

/Okyanusta Şadırvan. 2014

_______________________________________________________

(*) DURU

Kelimelerde ayrıntı için Şadırvan Kavramlar Sözlüğü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir